455 290-Mektub

Arabî beyt tercemesi:

Ni’mete kavuşanlara âfiyet olsun? zevallı âşık, birkaç damla ile doysun!

İyi dinle! Allahü teâlâ, anlayışını artdırsın! Bu büyüklerin cezbeleri iki dür­lüdür: Birincisi, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkdan gelmekdedir. Bu bakımdan, yolları, bu hazrete bağlıdır” radıyallahü anh”. Buna kavuşmak, husûsî bir te­veccüh ile olur. Bütün varlıkları, varlıkda durduran budur. Kendinden geç­mek ve kendini yok bilmek bu cezbede olur. Bu yolun ikinci cezbesi, Behâ­üddîn-i Buhârîden gelmekdedir. [O zemân başlamışdır.] Zât-i ilâhî ile olmak­dan hâsıl olur. Bu cezbe, Hâce hazretlerinden, birinci talebesi olan, hâce Alâ’üddîn hazretlerine geldi. Kendisi, zemânının kutb-i irşâdı olduğundan, bu cezbeyi elde etmek için de bir yol kurdu. Bu yola, bu Silsile-i aliyyede, (Alâiyye yolu) denildi. Büyükler buyuruyor ki, en kısa yol, (Alâiyye yolu)dur. Bu cezbe, Behâüddîn-i Buhârî hazretlerinden gelmekde ise de, bu elde et­mek yolunu bulan, hâce Alâ’üddîn-i Attâr hazretleridir “kaddesallahü teâ­lâ esrârehümâ”. Doğrusu, bu yolu çok bereketlidir. Bu yolda az ilerlemek, başka yollarda çok ilerlemekden dahâ fâidelidir. Zemânımıza gelinciye ka­dar, Alâiyye Ahrâriyye silsilesinin büyükleri, bu ni’mete kavuşmuşlardır. Tâ­libleri bu yolda yetişdirmişlerdir. Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri, bu bü­yük ni’meti, Ya’kûb-i Çerhî hazretlerinden aldı. Ya’kûb-i Çerhî “aleyhi­mürrıdvân”, hâce Alâ’üddîn hazretlerinin halîfelerinden idi.

Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkdan gelen cezbeyi elde etmek için de, başka bir yol kurulmuşdur. Bu yol (Vukûf-i adedî)dir.

Cezbeden sonra hâsıl olan sülûk de, iki dürlüdür, hattâ çok dürlüdür: Bi­risi, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini maksada kavuş­duran yoldur. Peygamberlerin sonuncusu “aleyhissalâtü vesselâmü vettehıy­ye” de bu cezbe ve bu sülûk ile vâsıl olmuşdur. Eshâb-ı kirâm “rıdvânulla­hi teâlâ ve tekaddese aleyhim ecma’în” arasında Resûlullaha en çok ihlâsı olan ve Resûlullahda fânî olan, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk olduğu için bu yola kavuşdu. Bu cezbe ve sülûk, imâm-ı Ca’fer-i Sâdık hazretlerine oldu­ğu gibi ulaşdı. İmâmın annesi, hazret-i Sıddîkın soyundan olduğu için, imâm-ı Ca’fer-i Sâdık, (Ebû Bekr, beni iki kerre meydâna getirdi) buyur­muşdur. [Böylece, Sıddîkdan gelen cezbeyi ve onun soyundan olduğunu bil­dirmişdir.] İmâm hazretleri, yüksek babalarından da, başka bir nisbet almış ve bu iki yolu kendisinde toplamışdı. Bu cezbeyi, onlardan gelen sülûk ile birleşdirdi. Bu sülûk ile maksada vardı. İki sülûk arasındaki ayrılık şöyle­dir ki, hazret-i Emîr “kerremallahü vecheh”, (Seyr-i âfâkî) ile ilerlemişdir. Hazret-i Sıddîkın sülûkü, âfâka o kadar bağlı kalmaz. Cezbe odasının dıvâ­rı delinerek maksada yetişdirmeğe benzer. Birinci sülûkde ma’rifetler hâ­sıl olur. İkincisinde, tâlibi muhabbet kaplar. Bunun için, hazret-i Emîr, ilm şehrinin kapısı oldu. Hazret-i Sıddîk ise, O Serverin “aleyhissalâtü vesse­lâm” hılletinden pay aldı. Hadîs-i şerîfde, (Halîl edinseydim, Ebû Bekri ha­lîl edinirdim) buyuruldu. Hazret-i imâm-ı Ca’fer-i Sâdık cezbe ile sülûk-i âfâ­kîyi topladığı için, muhabbetden ve ma’rifetden çok pay aldı. Çünki, cezbe­si muhabbete, sülûki ise ilmlere ve ma’rifetlere kaynak idi. İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık “rahmetullahi aleyh” bu birleşik nisbeti, sultân-ül’ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine “kaddesallahü teâlâ sirreh” emânet olarak bırakdı.